Yükleniyor..
Bu müzenin büyük kısmı yerin altında olsa da çelik ve camdan yapılmış dış cephesi, gökyüzüne doğru 50 metre kadar kıvrılarak uzanıyor ve bu görüntüsüyle görenleri daha içeri girmeden etkiliyor. Ödüllü mimar César Pelli’nin binanın tasarımını yaparken rüzgarda sallanan bambu kamışlarından ilham almış. Ancak yapıyı kanata benzetenler de var. Binanın lobisine süzülerek giren ışıkların yarattığı görsel oyun galerinin iç mekanının sürekli olarak değişiyormuş gibi görünmesini sağlıyor.
Devamını Oku
Mimar Frank Gehry’nin her binasında olduğu gibi Guggenheim müze binası da ışığı yanıtsan çarpıcı bir dış yüzeye sahip. Bilbao’nun gezginlerin seyahat rotasında olmasını sağlayan en önemli etkenlerden biri olan müze binası 1997 yılında tamamlandı ve hizmete girdi. Cam, kierçtaşı ve balık pullarını andıran titanyum panellerle yapılan binanın yuvarlak hatları ve kıvrımları ışığı daha iyi yakalayabilmesi için özel olarak tasarlanmış. İçerideki 15 metre yüksekliğindeki atrium ise Gehry klasiklerinden biri.
Devamını Oku
Dünyanın en eski müzelerinden biri olan Hermitage, Büyük Katerina tarafından 1764 yılında kuruldu. Müze, aslında altı binadan oluşan bir kompleks. Neva Nehri ve Saray Meydanı arasındaki konumuyla Hermitage’ın en çekici bölümlerinden birisi Kış Sarayı. Tüm bir blok boyunca uzanan yeşil-beyaz renkli sarayın 1945 penceresi bulunuyor. Sarayın Barok ve Rokoko süslemeli galerileri gezenleri geçmişte bir yolculuğa çıkartıyor.
Devamını Oku
Brezilyalı mimar Oscar Niemeyer’in adını taşıyan müze, bugün 95 yaşında olan sanatçıya bir saygı duruşu niteliğinde. Ne var ki müze, halk tarafından daha çok Göz Müzesi olarak tanınıyor. Sebebi de binaya 2002 yılında eklenen son parçanın göz şeklinde olması. Camdan yapılmış ve sarı bir sütunun üzerine yerleştirilmiş “Göz”e kıvrılarak yükselen bir rampayla ulaşılıyor. Gökyüzünün sürekli değişen ışığı ve rengi cam dış yüzey ve sütunun, üzerinde bulunduğu havuz üzerine yansıyor; böylece ortaya muhteşem bir görüntü çıkıyor.
Devamını Oku
1900 yılında Dünya Fuarı için bir tren istasyonu olarak tasarlanmış bu şık bina bugün muhteşem bir müzeye ev sahipliği yapıyor. Louvre’dan sonra Paris’in en çok ziyaret edilen müzesi olan bina, Sen Nehri’nin batısındaki konumuyla 1996 yılından bu yana müze olarak görev yapıyor. Orijinal mimarî yapısı, süslemeleri ve görkemli kemerleri halen aynı heybetiyle duran binanın iç kısmında kemerli cam tavanlar doğal ışığın içeri girmesine ve heykeller üzerine zarif şekilde düşmesine olanak veriyor. Müzenin, demiryolu istasyonu zamanlarından miras kalan devasa duvar saati halen müze binasını süslüyor.
Devamını Oku
Japon mimar Tadao Ando’nun beş pavyondan oluşan yapısı büyük bir göletin üzerinde yer alıyor. Göletin yansıtıcı özelliğini kullanarak muhteşem bir ışık oyunu yaratan Ando, binanın çatısını da dümdüz tasarlamış. Dış cephe yüksek cam panellerle kaplanmış. Bu sayede hem dış cephede yansıma artmış hem de iç mekâna gün ışığı bolca girebilmiş. Özellikle geceleri, müzenin pavyonları beş devasa fener gibi görünüyor.
Devamını Oku
50 yıllık Avustralya tarihi bu rengârenk ve eğlenceli binanın içinde yer alıyor. Mimar Howard Raggatt, ülkenin farklı topluluklarını ve onların farklı tarihlerini yansıtmak amacıyla “düğüm atılmış ipler” temasını kullanmış. Bunu ilk başta göremeyebilirsiniz. Ancak müzenin girişinin düğümün merkezini oluşturduğunu bilmek işinize yarayabilir. Yarı daire biçimli müzenin alüminyum panellerle kaplı dış yüzeyinde göreceğiniz kabartılar, Braille alfabesiyle yazılmış sözcüklerden oluşuyor.
Devamını Oku
Mimarlar Neutelings ve Riedijk bu güzel müze binasını yaparken Hindistan’dan gelen kızıl kumtaşını ve cam panelleri bolca kullanmışlar. Bu da nehrin kıyısındaki müzeye, Antwerp’in limanına 16. yüzyılda yapılmış ambarları anımsatmasına rağmen, çağdaş bir hava katmış. Binaya yakından bakarsanız üzerinde 3185 adet gümüş el göreceksiniz. Bu, şehrin sembolü. Bir dizi asansörden oluşan “dikey bulvar” ise binanın cam spiralini takip ediyor ve binanın her katından kenti ve limanı açık bir şekilde izlemenize olanak sağlıyor.
Devamını Oku
Mjøsa Gölü yakınlarında, yemyeşil bir alana inşa edilmiş olan bu güzel müze, hoş konumu sayesinde hem açık hava sergilerine ev sahipliği yapıyor hem de yeniden inşa edilmiş bir 18. yüzyıl çiftlik evi ve ot bahçesiyle ziyaretçilerin sanattan daha fazlasını deneyimlemesine olanak veriyor. Ancak müze kompleksinin asıl güzelliği 1150’lerde inşa edilmiş ve 1500’lerde kısmen yıkılmış katedralin kalıntılarını gözler önüne sermesi. Geriye kalan 4 büyük kemer bugün çelik ve camdan yapılmış bir koruyu destekle ayakta duruyor. Burası hoş görünümü sebebiyle düğün törenlerine de ev sahipliği yapıyor.
Devamını Oku